you could be my unintended choice
to live my life extended
you could be the one i'll always love
you could be the one who listens
to my deepest inquisistions
you could be the one i'll always love
i'll be there as soon as i can
but i'm busy mending broken
pieces of the life i had before
first there was the one who challlenged
all my dreams and all my balance
she could never be as good as you
you could be my unintended choice
to live my live my life extended
you should be the one i'll always love
i'll be there as soon as i can
but i'm busy mending broken
pieces of the life i had before
before you
(" i'm busy mending broken pieces of the life i had before " hayatımdaki kırık parçaları onarmakla meşgulum gerçekten de vurucu bi cümle...)
Tuesday, January 27, 2009
Wednesday, January 21, 2009
Sunday, December 28, 2008
Gün uzar yüzyıl olur

Mankurt ve mankurtlaşma deyimini literatürümüze kazandıran kişi yirminci yüz yılın en büyük romancılarından biri olan kırgız türk’ü Cengiz Aytmatov’dur. Cengiz Aytmatov’un Türkiye türkçesine “Gün Uzar Yüzyıl Olur” adıyla çevrilen romanında yer verdiği bir kırgız efsanesinde geçer bu deyim. “Nayman Ana” söylencesine göre, kırgızların komşusu ve can düşmanı olan Juan-juanlar son derece gaddar ve acımasızdırlar. Fırsat buldukları zaman komşu kabile ve oymaklara baskınlarda bulunurlar; yakıp yıkarlar, ne bulurlarsa yağmalarlar ve alıp götürdükleri genç tutsakları da mankurtlaştırarak ölünceye kadar kendilerine köle yaparlar. Genç bir tutsağın önce diri diri kafa derisini yüzerler, sonra yaş bir deve derisini kafasına sıkıca sarıp günlerce güneşte bırakırlar. Deve derisi kurudukça kafayı sıkar ve genç tutsağın beyni zedelenip en sonunda hiçbir şey hatırlayamaz hale gelir. Kimdir, nedir, necidir, nereden gelmiştir? bu soruların hiçbirinin cevabını veremez. Bu hale gelmiş kişi artık bir mankurt olmuştur ve serbest bırakılsa bile kaçıp gidebileceği hiçbir yer yoktur. Öyle biri ölünceye kadar juan-juanların gönüllü kölesi olarak kalmaya mahkumdur. İşte juan-juanlar nayman ananın da yetişkin bir oğlunu tutsak edip götürmüşler ve onu da bir mankurt haline getirmişlerdir. Ama oğlundan bir türlü vazgeçmeyen ve onu bulup geri getirmeye kararlı olan nayman ana, araya taraya juan-juanların develerini gütmekle görevlendirdikleri oğlunun izini bulur ve gizlice onun bulunduğu yere kadar sokularak karşısına çıkar. Ne var ki oğlu kendisini tanımamaktadır. Kendi adını dahi bilmemektedir. Nayman Ana ısrarla oğluna kendisini tanıtmaya çalışır. Ona adını, kendi adını, babasının adını boş yere tekrarlayıp durur. Ama oğlu geçmişine ilişkin en ufak bir şey hatırlayamamaktadır. Birkaç gün daha oğluna geçmişini hatırlatmak için yanına kadar sokulan nayman ananın her seferinde oğluna söylediği şudur:”senin atan (baban) dönenbay. sen dönenbay’ın oğlusun!” Fakat birgün oğlunun efendisi olan juan-juanlar durumdan işkillenirler ve köleye karşısına çıkacak yabancı her kim olursa olsun onu oklayıp öldürmesi buyruğunu verirler. Köle elbette bu emre itaat edecektir. Nitekim nayman ana son bir kez daha karşısına çıktığında oğlunun elindeki yay ve oku kendisine doğru yönelttiğini görür ve bu onu son görüşü olur. Köle efendilerinin buyruğunu yerine getirmekte bir an bile duraksamamış ve okunu annesinin kalbine saplamıştır. Söylenceye göre zavallı nayman ananın ruhu bir kuş olur ve sürekli olarak juan-juanların mankurtlaştırdığı biricik oğlunun başının üstünde durmadan döner. Dönerken de sürekli olarak “senin atan dönenbay! senin atan dönenbay! dönenbay” diye tekrarlayıp durur. Bundan ötürü o kuşun adına “dönenbay” kuşu demişlerdir…
Romanda anlatılanlar, bir günün hikayesidir. Ama yüzyıldan fazla süren bir günün yüzyıllık süreye yayılan olayların hatırlandığı bir günün hikayesidir bu. Yedigey dostu kazangapın öldüğü gün kendi hayatının ve sarı özek bozkırlarının bütün geçmişini hatırlar. Bir kırgız efsanesi olan nayman ana ve juan juanlar tarafından kaçırılıp başına deve derisi geçirilen şuurları kaybettirilip mankurtlaştırılan bir gencin hikayesi anlatılır. Bunu öldükten sonra ana beyit'e gömülmek istenen kazangap'ın çocuğu sabitcan'ın, babasının vasiyeti olan gömülmek istediği yer konusunda göstermiş olduğu esneklikle ilişkilendirdiğini söylemek yerindedir sanırım. Aytmatov da bununla tamamen - bunu bir söyleşisinde de belirttiği gibi- sovyet sisteminin yaratmaya çalıştığı genel insan anlayışına bağlar, hatta çağdaş mankurt diyor.
Nayman Ana'nın oğlu için okuduğu ağıt şu şekildedir:
ah oğul!
düşmanlar belleğini kökünden söküp attıkları, başına deve derisi sararak kuruyan derinin yavaş yavaş büzülmesiyle, kerpetenle ceviz kırarcasına beynini sıkıştırdıkları kafana görünmeyen bir çember geçirip, kanla karışık korku gözyaşlarıyla yuvarlaklarını dışarı fırlattıkları sarı özekin dumansız ateşinde ölüm öncesi susuzluğun seni canından bezdirdiği dudağını ıslatacak bir damla suyun gökten düşmediği zaman herşeye yaşam veren güneş senin için dünyadaki ışıklar arasında karanin karası, kötünün kötüsü, gözlerini kör eden bir ışık olmadı mı?
ah oğul!
sen acıdan kıvır kıvır kıvranırken, avaz avaz çığlıkların bozkırda yankılandığı, geceler-gündüzler boyu çırpınarak ,haykırarak tanrıya seslendiğin gökyüzünden boş yere yardım beklediğin kahredici azaplar sonunda boşalan kusmuklar, ıstırap kasılmalarıyla gövdenden dışarı akan boklar, sidikler içinde debelendiğin, bu pis kokular arasında bir yandan sinekler yer, bir yandan yavaş yavaş aklını yitiririken tükenip gittiğin zaman, hepimizi yaratan, yarattıktan sonra da dünyada kendi başımıza bırakan tanrıyı kalan bütün gücünle lanetlemedin mi?
ah oğul!
karanliğin örtüsü,işkencenin sakatladığı aklını ağr ağır dışarıya kapadığı zorla elinden alınan belleğin geçmişle bağlantısını geriye dönülmez bir şekilde kopardığı yaban hayvanları gibi çırpındığın sırada annenin bakışını yaz günleri oyun yerin olan dağin dibindeki akan derenin şiriltisini, unuttuğun harap olmuş bilincinde, kendi adin babanin adi kayıplara karıştığı aralarında büyüdüğün insanlarin yüzü sana utangaç utangaç gülümseyen kızın adı, zihninden silinip gittiği, anımsamamanın uçurumuna yuvarlandiğin zaman seni karnında filizlendiren, sonrada böyle bir gün için dünyaya getiren annene lanetlerin en büyüğünü yağdırmadın mı?
Bana göre romanda en çok işkence sahnesi akılda kalır ve insanı etkileyen cümleler kısaca şöyle özetlenebilir: Kafaları traşlanarak deve derisinden yapılmış bir başlık geçirilen insanlar güneşte bırakılırlar. Zamanla kuruyan deve derisi kafaya sıkıca yapışır. Bu arada yeniden uzayan saçlar çıkacak yer bulamazlar ve kafanın içine (beyine) doğru uzarlar. Kişi, zamanla hafızasını kaybederek yaşayan bir robota dönüşür ve sadece efendisini tanır, onun sözünü dinler. Bu insanlara mankurt adı verilir. Romanda da nayman ana, mankurt olan oğlu tarafından öldürülür.
Romanda anlatılanlar, bir günün hikayesidir. Ama yüzyıldan fazla süren bir günün yüzyıllık süreye yayılan olayların hatırlandığı bir günün hikayesidir bu. Yedigey dostu kazangapın öldüğü gün kendi hayatının ve sarı özek bozkırlarının bütün geçmişini hatırlar. Bir kırgız efsanesi olan nayman ana ve juan juanlar tarafından kaçırılıp başına deve derisi geçirilen şuurları kaybettirilip mankurtlaştırılan bir gencin hikayesi anlatılır. Bunu öldükten sonra ana beyit'e gömülmek istenen kazangap'ın çocuğu sabitcan'ın, babasının vasiyeti olan gömülmek istediği yer konusunda göstermiş olduğu esneklikle ilişkilendirdiğini söylemek yerindedir sanırım. Aytmatov da bununla tamamen - bunu bir söyleşisinde de belirttiği gibi- sovyet sisteminin yaratmaya çalıştığı genel insan anlayışına bağlar, hatta çağdaş mankurt diyor.
Nayman Ana'nın oğlu için okuduğu ağıt şu şekildedir:
ah oğul!
düşmanlar belleğini kökünden söküp attıkları, başına deve derisi sararak kuruyan derinin yavaş yavaş büzülmesiyle, kerpetenle ceviz kırarcasına beynini sıkıştırdıkları kafana görünmeyen bir çember geçirip, kanla karışık korku gözyaşlarıyla yuvarlaklarını dışarı fırlattıkları sarı özekin dumansız ateşinde ölüm öncesi susuzluğun seni canından bezdirdiği dudağını ıslatacak bir damla suyun gökten düşmediği zaman herşeye yaşam veren güneş senin için dünyadaki ışıklar arasında karanin karası, kötünün kötüsü, gözlerini kör eden bir ışık olmadı mı?
ah oğul!
sen acıdan kıvır kıvır kıvranırken, avaz avaz çığlıkların bozkırda yankılandığı, geceler-gündüzler boyu çırpınarak ,haykırarak tanrıya seslendiğin gökyüzünden boş yere yardım beklediğin kahredici azaplar sonunda boşalan kusmuklar, ıstırap kasılmalarıyla gövdenden dışarı akan boklar, sidikler içinde debelendiğin, bu pis kokular arasında bir yandan sinekler yer, bir yandan yavaş yavaş aklını yitiririken tükenip gittiğin zaman, hepimizi yaratan, yarattıktan sonra da dünyada kendi başımıza bırakan tanrıyı kalan bütün gücünle lanetlemedin mi?
ah oğul!
karanliğin örtüsü,işkencenin sakatladığı aklını ağr ağır dışarıya kapadığı zorla elinden alınan belleğin geçmişle bağlantısını geriye dönülmez bir şekilde kopardığı yaban hayvanları gibi çırpındığın sırada annenin bakışını yaz günleri oyun yerin olan dağin dibindeki akan derenin şiriltisini, unuttuğun harap olmuş bilincinde, kendi adin babanin adi kayıplara karıştığı aralarında büyüdüğün insanlarin yüzü sana utangaç utangaç gülümseyen kızın adı, zihninden silinip gittiği, anımsamamanın uçurumuna yuvarlandiğin zaman seni karnında filizlendiren, sonrada böyle bir gün için dünyaya getiren annene lanetlerin en büyüğünü yağdırmadın mı?
Bana göre romanda en çok işkence sahnesi akılda kalır ve insanı etkileyen cümleler kısaca şöyle özetlenebilir: Kafaları traşlanarak deve derisinden yapılmış bir başlık geçirilen insanlar güneşte bırakılırlar. Zamanla kuruyan deve derisi kafaya sıkıca yapışır. Bu arada yeniden uzayan saçlar çıkacak yer bulamazlar ve kafanın içine (beyine) doğru uzarlar. Kişi, zamanla hafızasını kaybederek yaşayan bir robota dönüşür ve sadece efendisini tanır, onun sözünü dinler. Bu insanlara mankurt adı verilir. Romanda da nayman ana, mankurt olan oğlu tarafından öldürülür.
Friday, December 12, 2008
Bilirmisin
Tam sınırdan kaçarken vurulmak nedir bilir misin?
Nöbetçiler ha gördü, ha görecek
Parmaklarının ucu dikenli tellere değdi değecek...
Ama... Bir adım daha atamazsın.
Uzanıp tutamazsın;
Göz pınarlarında donup kalır hayallerin,
Planların, kaçışın, kurtuluşun.
Ve deler sevgi dolu yüreğini,
Sevgi bilmeyen bir kurşun.
Bir okyanus da boğulmak nedir bilir misin?
Batan bir gemiye el sallayamamak, oturup ağlayamamak,
Birkaç kulaç ötedeki bir tahta parçasını tutamamak,
Nedir bilir misin?
Sevmek nedir bilir misin?
Bir şeyler tutuşur yüreğinde kıpır kıpır
Bütün benliğini sarar, ısıtır.
Her gülüşte yeniden doğarsın
Ve bin kere ölürsün her iç çekişte
Nasıl anlatsam bilmem ki.
Yani 'sevmek' işte.
Duymak nedir bilir misin?
Duymak, ama anlatamamak
Çemberini kıramamak kelimelerin.
Tam dilinin ucuna gelmişken söyleyememek
'Seviyorum' diyememek
Yani ölümü yaşamak nedir bilir misin?
Ümit Yaşar OĞUZCAN
Nöbetçiler ha gördü, ha görecek
Parmaklarının ucu dikenli tellere değdi değecek...
Ama... Bir adım daha atamazsın.
Uzanıp tutamazsın;
Göz pınarlarında donup kalır hayallerin,
Planların, kaçışın, kurtuluşun.
Ve deler sevgi dolu yüreğini,
Sevgi bilmeyen bir kurşun.
Bir okyanus da boğulmak nedir bilir misin?
Batan bir gemiye el sallayamamak, oturup ağlayamamak,
Birkaç kulaç ötedeki bir tahta parçasını tutamamak,
Nedir bilir misin?
Sevmek nedir bilir misin?
Bir şeyler tutuşur yüreğinde kıpır kıpır
Bütün benliğini sarar, ısıtır.
Her gülüşte yeniden doğarsın
Ve bin kere ölürsün her iç çekişte
Nasıl anlatsam bilmem ki.
Yani 'sevmek' işte.
Duymak nedir bilir misin?
Duymak, ama anlatamamak
Çemberini kıramamak kelimelerin.
Tam dilinin ucuna gelmişken söyleyememek
'Seviyorum' diyememek
Yani ölümü yaşamak nedir bilir misin?
Ümit Yaşar OĞUZCAN
Dudak Payı
Çay bardağında bırakılan
Dudak payı kadar bile
Uzak kalamam gözlerine
Yakın olsun isterim
Ellerime ellerin
Yanındaki beton binaya
Yaslanması gibi
Köhne bir evin
Seni bir çivi
Gibi çaktım
Çünkü beynime
Ve toplayıp
Bütün kerpetenleri
Attım denize.
Sunay Akın
Dudak payı kadar bile
Uzak kalamam gözlerine
Yakın olsun isterim
Ellerime ellerin
Yanındaki beton binaya
Yaslanması gibi
Köhne bir evin
Seni bir çivi
Gibi çaktım
Çünkü beynime
Ve toplayıp
Bütün kerpetenleri
Attım denize.
Sunay Akın
Her şey sende gizli
Yerin seni çektiği kadar ağırsın,
Kanatların çırpındığı kadar hafif.
Kalbinin attığı kadar canlısın,
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç.
Sevdiklerin kadar iyisin,
Nefret ettiklerin kadar kötü.
Ne renk olursa olsun kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin.
Yaşadıklarını kar sayma,
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;
Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün.
Gülebildiğin kadar mutlusun,
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin.
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın.
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer,
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın.
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın,
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin.
İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak, bunu hatırladığın kadar yaşarsın.
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun.
Çiçek sulandığı kadar güzeldir,
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli,
Bebek ağladığı kadar bebektir.
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin.
Can Yücel
Kanatların çırpındığı kadar hafif.
Kalbinin attığı kadar canlısın,
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç.
Sevdiklerin kadar iyisin,
Nefret ettiklerin kadar kötü.
Ne renk olursa olsun kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin.
Yaşadıklarını kar sayma,
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;
Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün.
Gülebildiğin kadar mutlusun,
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin.
Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın.
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer,
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın.
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın,
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin.
İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak, bunu hatırladığın kadar yaşarsın.
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun.
Çiçek sulandığı kadar güzeldir,
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli,
Bebek ağladığı kadar bebektir.
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin.
Can Yücel
Thursday, December 11, 2008
Uzun yolları da göze alabilen bir dostluk
Ya biz, binde bir karşımıza çıkan dostluk,
arkadaşlık, sevgililik fırsatlarını ne yapıyoruz?
Akşamüstünün bir saatinde,
yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz,
omzumuza dolanan bir kolun,
başımızı yaslayabileceğimiz bir omzun,
belimizi kavrayan bir elin,
uzun yollara dayanıklı aşkların sahibi karşımıza çıktığında
tanıyabiliyor muyuz onu, değerini biliyor,
biricikliğini, benzersizliğini anlayabiliyor muyuz?
Yoksa hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp
kendimizi hep ilerde
birgün karşılacağımızı sandığımız bir başkasına
bir yenisine ertelerken
hayat yanımızdan geçip gidiyor mu?
Karşımıza erken çıkmış insanları yolumuzun dışına
sürerken bir gün
geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz?
Hayat her zaman cömert davranmaz bize,
tersine çoğu kez zalimdir.
her zaman aynı fırsatları sunmaz,
toyluk zamanlarını ödetir.
Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların,
eskitmeden yıprattığımız dostlukların,
savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla
yapayalnız kalırız bir gün
Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz,
ya da olanlar olması gerekenler değildir.
Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz,
gün gelir hayatımızdan kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir...
Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir kendi hayatımızdaki
olağanüstü anıları ve olağanüstü kişileri yakalamak.
Bazılarının gelecekte sandıkları 'Bir gün' geçmişte kalmıştır oysa;
hani şu karşıdan karşıya geçerken trafik ışıklarında rastladığımız ,
omzumuzun üzerinden şöyle bir baktığınız sonra da boşverip
'Nasıl olsa ileride bir gün tekrar karşıama çıkar'
dediğinizdir.
Oysa tam da o gün bu zalim şehri terk etmiştir o;
boş yere bu sokaklarda aranırsınız...
Murathan Mungan
(bu şiire bayılıyorum ya hiçbir şeyi ertelememiz gerektiğini ve ileride pişmanlık duyabileceğimizi çok güzel anlatmiş bence.)
arkadaşlık, sevgililik fırsatlarını ne yapıyoruz?
Akşamüstünün bir saatinde,
yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz,
omzumuza dolanan bir kolun,
başımızı yaslayabileceğimiz bir omzun,
belimizi kavrayan bir elin,
uzun yollara dayanıklı aşkların sahibi karşımıza çıktığında
tanıyabiliyor muyuz onu, değerini biliyor,
biricikliğini, benzersizliğini anlayabiliyor muyuz?
Yoksa hayatı sonsuz, fırsatları sayısız sanıp
kendimizi hep ilerde
birgün karşılacağımızı sandığımız bir başkasına
bir yenisine ertelerken
hayat yanımızdan geçip gidiyor mu?
Karşımıza erken çıkmış insanları yolumuzun dışına
sürerken bir gün
geri dönüp onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz?
Hayat her zaman cömert davranmaz bize,
tersine çoğu kez zalimdir.
her zaman aynı fırsatları sunmaz,
toyluk zamanlarını ödetir.
Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların,
eskitmeden yıprattığımız dostlukların,
savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla
yapayalnız kalırız bir gün
Bir akşamüstü yanımızda kimse olmaz,
ya da olanlar olması gerekenler değildir.
Yıldızların bizim için parladığını göremeyen gözlerimiz,
gün gelir hayatımızdan kayan yıldızların gömüldüğü maziye kilitlenir...
Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir kendi hayatımızdaki
olağanüstü anıları ve olağanüstü kişileri yakalamak.
Bazılarının gelecekte sandıkları 'Bir gün' geçmişte kalmıştır oysa;
hani şu karşıdan karşıya geçerken trafik ışıklarında rastladığımız ,
omzumuzun üzerinden şöyle bir baktığınız sonra da boşverip
'Nasıl olsa ileride bir gün tekrar karşıama çıkar'
dediğinizdir.
Oysa tam da o gün bu zalim şehri terk etmiştir o;
boş yere bu sokaklarda aranırsınız...
Murathan Mungan
(bu şiire bayılıyorum ya hiçbir şeyi ertelememiz gerektiğini ve ileride pişmanlık duyabileceğimizi çok güzel anlatmiş bence.)
Subscribe to:
Posts (Atom)

.bmp)

