Saturday, March 6, 2010

Poison

Your cruel device
Your blood, like ice
One look could kill
My pain, your thrill

I want to love you but I better not touch (Don't touch)
I want to hold you but my senses tell me to stop
I want to kiss you but I want it too much (Too much)
I want to taste you but your lips are venomous poison

You're poison running through my veins
You're poison, I don't want to break these chains

Your mouth, so hot
Your web, I'm caught
Your skin, so wet
Black lace on sweat

I hear you calling and it's needles and pins (And pins)
I want to hurt you just to hear you screaming my name
Don't want to touch you but you're under my skin (Deep in)
I want to kiss you but your lips are venomous poison

You're poison running through my veins
You're poison, I don't wanna break these chains
Poison

One look could kill
My pain, your thrill

I don't want to break these chains
Poison

Runnin' deep inside my veins
Burnin' deep inside my veins

It's poison I don't wanna break these chains

Alice Cooper

[you're poison running through my veins
(damarlarımdan geçerek koşan zehirsin)]
[you're poison, I don't wanna break these chains

(zehirsin, bu zincirleri kırmak istemem)]

Sunday, October 4, 2009

O'na deki


O'na deki...
Ben o'nu düşlerimde yaşatacağım.
Sessizliğimde avaz avaz adını bağıracağım.
Yıllar sonra bir gün karşılaştığımızda uzun uzun yüzüne bakarken utanmayacağım.
İzlerini taşıyan mezar taşı, baş köşemde duruyor.
Ama ayrılmak her zaman unutmak anlamına da gelmiyor.
Gözlerim hala gözlerine değiyor, ellerim havada boşluğu uzanan umutları yakalıyor.
Mutlu değildim, mutlu değilim, olmayacağım.
Merak etmesin, tersini düşünüp, kendini üzmesin.
O mutlu ise tebrik ederim.
Mutluluğunun devamını dilerim.
Ama şunu da bilmesini isterim ;
Bir gün bir uyku arasında rastlarsam ona, düşlerimde kendimi tutmayacağım.
O'nu o kadar çok özledim ki
Sarıldığımda ağlayacağım
O'nun, o güzel kalbini okşayacağım...
...

Ben iyiyim


Bir Atilla İlhan şiiri gibi yazılanları yalnızca yaşayanlar anlayacak.
Şiirlerde bana, yalnızca
O anlatılacak.
Biliyorum birgün kendisinin anlatıldığı şiirlere rastladığında yazılanları anlamayacak.
Zira tren çoktan uzaklaşmış olacak.
Hayatın karanlık bir ara istasyonunda yapayalnız kalanlar unutulmaya mahkum olacak.
O'na sor bakalım;
En çok ne eksik kaldı, biliyor mu?
Gerçi ben bilmesini beklemiyorum.
Beni anlamasını beklemediğim gibi.
...

Sunday, August 9, 2009

seniha'nın günlüğü

v.
işte
gördün
demek ki böyle
pencere pervazını -kirli çok-
boyası dökülmüş yer yer
lekeler lekeler lekeler
işte, gördün, demek ki böyle
koruklar sarkmış her yandan
donuk, tozla kaplı koruklar
ve lacivert bir görülmeyle
ve
limanın insan kokulu gürültüsüyle
işte
gördün
demek ki böyle.
gördün, görüverdin hemen
demir arabayı rayların üstünde
ve tahta bacaklı adamı -güneşe bakan-
bakışlarında bir zamandışılık -öyle-
gördün
demir arabayı
rayların üstünde
ve tahta bacaklı adamı
gördün, görüverdin hemen.

duydun
duydun ki o boşluk sendin. katedral
ayrıca bir boşluktu senin içinde
senin senin senin
hayır!
dudaklarını büzme
ayaklarını -evet- daya oraya
oraya oraya
tezgaha :koy dirseğini -koydun mu-
iyi tut bardağını -iyi tut-
bir iki kez döndür avucunda
seniha!
gördün mü bak
buğulu bir hiçliktir, değil mi
aynada titreşen bardak
ve her şey
değil mi, budur
bir ölünün bir ölüye sorduğunu sormak.

üç çiçek koymuşlar üç ayrı vazoya
şuraya şuraya şuraya
kalbindeki buruk pembelik

bundan
işittin işitmedin -ne çıkar-
konuşur gibi onlar satıcısıyla.
iki kişi durmuş köşede -tam köşede-
düzenli bir biçimde konuşuyorlar
sen dişlerini vuruyorsun birbirine
titreyerek yalnızlıktan
-sanki istinye'yi dönünce
porselenler yapıştıran bir ermeni var-
kuşlar kuşların yanına, yapraklar
yaprakların yanına
hiçbir şey yalnız kalmıyor
insandan başka dünyada
seniha!
duymuyorsun sen kendini
başıboş bir müzik gibisin kırlarda,
gün kendini yiyor -gün bile-
üç çiçekle akşam oldu, ne yapsan
kapıdaki çıngırak., yaşam ne çabuk geçiyor
çıngırak
gün erkek oldu seniha
denizden çıktıktan sonra
giyinmek kadar güzel
gün erkek oldu
gün senin oldu seniha
upuzun gözlerin ki -lacivert-
örtüldü akşamın asmalarıyla
unutma, yaşamından iyisin
yaşamın senden iyi
kutsalsın, görkemlisin, kendine verilmişsin.

Thursday, July 16, 2009

Yalnız Bir Opera

Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

İmrendiğin, öfkelendiğin
Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
Yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
Dile dökülmeyenin tenhalığında
Kaçırılan bakışlarda
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında
Zaman zaman geri tepip duruyordu.
Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki.
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.

Yaz başıydı gittiğinde, ardından,
Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.
Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
Çerçevesine sığmayan
Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.

Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
'Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen' notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını.

Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,
Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi
bakışıyorduk.
Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz.

Kış başlıyor sevgilim
Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
Oysa yapacak ne çok şey vardı
Ve ne kadar az zaman
Kış başlıyor sevgilim
İyi bak kendine
Gözlerindeki usul şefkati
Teslim etme kimseye, hiçbir şeye
Upuzun bir kış başlıyor sevgilim
Ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak,
Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak....
Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
Bir aşkı yaşatan ayrıntları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
Çıplak bir yara gibi sızlar paylastığımız anlar,
Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
Çağrışımlarla ödeşemezsiniz.

Dışarda hayat düşmandır size
İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz
Bir ayrılığın ilk günleridir daha
Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta
Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
Kulak verdiğiniz saat tiktakları
Kaplar tekin olmayan göğümüzü
Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
Suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
Bakınıp dururken duvarlara
Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çicek,
Unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani,
Unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında
Kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
Başımıza gelmiş bir felakete, iskenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya
Kendimizi hazırlar gibi.

Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
Ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
Göremeseniz de, bilirsiniz
Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar.

Bana zamandan söz ediyorlar
Gelip size zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
Dahası onalar da bilirler.
Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki
hançeri çıkartmak, Yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
kolay değildir elbet.
Kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
Zaman alır.
Zaman alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe
çöker.
Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.

Gün gelir bir gün
Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
O eski ağrı
Ansızın geri teper.
Dilerim geri teper.
Yoksa gerçekten bitmissinizdir.

Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi
kavranır.
Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır.
Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır
Ölmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Günlerin dökümünü yap
Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
Kim bilebilir ikimizden başka?
Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
Bir ilişkiyi, duyguların birliğini,
Bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği
Yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün
Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor
Orada olmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir işe yaramadıysa
Demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda.

Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Solgun yollardan geçtim.
Bakışımlı mevsimlerden
İkindi yağmurlarını bekleyen
Yaz sonu hüzünlerinden
Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
Geçti her cağın bitki örtüsünden
Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
Bakarken dünyaya
Yangınlarla bayındır kentler gibiyim:
Çicek adlarını ezberlemekten geldim
Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
Unuttuklarını hatırlamaktan
Uzun uzak yolları tarif etmekten
Haydutluktan ve melankoliden
Giderken ya da dönerken atlanan esiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
Bütünlemeli çocukluklarıyla geçti
Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
Gökummaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Yaram vardı, bir de sözcükler
Sonra vaat edilmiş topraklar gibi
Sayfalar ve günler
Işık istiyordu yalnızlığım
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
İlerledikçe...Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden.
Karardı dizeler.
Aşk...Bitti. Soldu şiir.

Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
Ask yalnız bir operadır, biliyordum:
Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım.
Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
Birlikte çıkalan yolların yazgısıdır:
Eksiliyorduk
Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
Her otelde biraz eksilip, biraz artarak
Yani çoğalarak
Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
Ağır ve acı tanıklıklardan
Geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
Ve açık hayatları seviyordu.
Buraya gelirken
Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
Ödünç almadım hiç kimseden hicbir şeyi
Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri...
panayır yerleri...
Ölü kelebekler...
Ölü kelebekler...
Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.

Adım onların adının yanına yazılmasın diye
Acı çekecek yerlerimi yok etmeden
Acıyla baş etmeyi öğrendim.
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
İpek yollarında kuzey yıldızı
Aşkın kuzey yıldızı
Sanırsın durduğun yerde
Ya da yol üstündedir
Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı.

Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta başka türlü geçilen
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta biraz gecikilen
Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
Gözlerim
Aşkın kuzey yıldızıdır bu
Yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
İlerlerim
Zamanla anlarsın bu bir yanılsama
Ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
Yeniden yollara düşerler
Düşerim
Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
Ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
Yaşamsa yerli yerinde
Yerli yerinde her şey
Şimdi her şey doludizgin ve çoğul
Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
Şimdi her şey yeniden
Yüreğim, o eski aşk kalesi
Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden
Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren.

Murathan Mungan / Yaz Geçer

Friday, July 10, 2009

Devrim Arabaları

Vatanseverlik duygumuzu kabartan ve vatanımızda ne kadar yanlış şeyler yapıldığını da ayrıca anlatan, film tadında bir belgesel veya belgesel yoğunluğunda bir filmdi bu izlediğim Devrim Arabaları. Gururu ve ezikliği aynı anda yaşatıyor.

Filmin size hissettirdiği türlü duygular haricinde bir sürü güzel tarafı da var. Örneğin çok iyi bir oyuncu kadrosu ve başarılı bir yönetmenlik var. Senaryo gerçek olduğu için yeterince etkileyici ama hikayeleştirilmesi biraz zayıf olmuş; olsun. Birkaç yapmacık replik haricinde kötü bir his yaratmıyor bünyede. Bir de özellikle mi seçmişler bilmiyorum ama filmde son derece soluk, mat bir renk düzeni vardı ki filmdeki depresif havayı çok güzel yaratmıştı.

Repliklerin bazıları yapmacık dediysem tamamen kötü değil. Hatta çok başarılı replikler var. İşte bir örneği:

- Ben hala anlamıyorum. Alt tarafı benzini bittiği için otomobil durdu, o da sadece 5 dakikalığına! Neticede Cemal Paşa bizim yaptığımız diğer otomobile binip gitmedi mi? Gitti! Neden meseleye böyle bakılmıyor?
- Gazeteleri görmedin mi oğlum? Kayıtlara böyle geçti artık. Bundan 50 yıl sonra Devrim arabası denildiği zaman herkes "Haa, o yürümeyen otomobil mi?" diyecek.

Devrim'in hikayesini önceden bilmediğim için, daha doğrusu kulaktan dolma bilgilerle yetindiğim için, bu replikleri duyduğumda fena sarsıldım. Gerçekten de konuşmada geçtiği gibi bir durum var; bu ülkede Devrim marka araba dendiğinde hep o arabanın daha ilk turda yolda kaldığı ve bu yüzden seri üretime geçmediği anlatılır. Ben de böyle biliyordum. Meğer Cemal Gürsel yapılan ikinci arabaya binip devam etmiş yola. Özeleştiriyi abartıp özhakaret boyutuna vardırıyoruz ya, bu hikayeyi de "Haa, o yürümeyen otomobil mi?" diye anlatmamız da normal karşılanmalı.

Sonuç olarak şunları diyeyim: Eğer tarihi doğru, en azından daha doğru anlamak istiyorsak bu tür fırsatları değerlendirmeliyiz. Bu film de elbette siyasi görüşlerle yorumlanacaktır (çünkü yakın tarihimizi anlatıyor) ama "cehennemde birbirlerini kazana geri çeken Türkler" fıkrasında olduğu gibi birbirimizi -siyasi olarak- çekiştirmeyi bırakıp, resme biraz daha uzaktan bakıp ülkenin menfaatleri için beraber düşünebilsek... Neler diyorum ben, böyle düşünebilseydik bu filmdeki gibi bir hikayemiz bile olmayacaktı! Bir de, en başta bahsettiğim "gururu ve ezikliği aynı anda hissetmek"ten ne kast ettiğimi anlamak için filmi izleyiniz.
Bu olaya benzer olarak:
Bugün ne öğrendim?
Zamanında Atatürk'ün emriyle bir uçak fabrikası kurulduğunu ve pek çok uçak ürettiğimizi ama Atatürk'ten sonra Amerika'dan hazır parayı alıp ihracatı köreltmeye, ithalatı patlatmaya ve ülkenin dengesini bozup içine etmeye kararlı bir hükümetimizin attıkları yanlış adımlarla fabrikanın traktör fabrikasına dönüştüğünü öğrendim. Yuh be kardeşim!
alıntı: beyn.org
(bende filmi izlediğimde çok etkilenmiştim. adamlar asla yapamazlar, başaramazlar denileni başarıyorlar. sonuçta otomobile sırf benzin konulması unutuldu diye hayak kırıklığı yaşanıyor ve devrim yolda kaldı diye haber yapılıyor ve halk başaramadıklarını hatırlıyor. aslında taş gibi otomobil yapıyorlar. Ayrıca Eskişehirde kurulan uçak fabrikasını da bi hocamız anlatmıştı. o dönemin şartlarında o yetersiz ortamda uçak fabrikası kuruluyor, uçak üretimine geçiliyor daha sonra bundan rahatsız olan amerika dışarıdan uçak ithal etmemizi istiyor ve o uçak fabrikası kapatılıp traktör fabrikasına dönüştürülüyor gerçekten çok yazık )

Wednesday, July 8, 2009

Hükümette olan iyimser konuşur ama inandırıcı olabilmek önemlidir

SABANCI Üniversitesi’nin Bankalar Caddesi’ndeki İstanbul Politikalar Merkezi’ndeyiz (IPM). Merkezin Direktörü Prof. Üstün Ergüder’in yanında eski UNDP Başkanı, şimdinin Brookings Institute Başkan Yardımcısı, Sabancı Üniversitesi Uluslararası Danışma Kurulu Üyesi Kemal Derviş var.

Önceki gün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e öğlen yemeğinde konuk olan Kemal Derviş, söze “kriz ve ekonomistler” özeleştirisiyle girdi:

* Ekonomistler büyük çoğunlukla yaşanan krizin boyutlarını öngöremedi, öngörüler çok yanıldı. Şu anda da en iyi uzmanlar bile 3 ay, 6 ay sonrasını görebilecek durumda değil.

Sonra Hindistan’da yaptığı bir konuşmaya uzandı:

* Aslında Bombay’daki konuşmamda krize dönük öngörülerimi ortaya koymuştum. Ciddi bir finans krizi öngörüyordum. Ama ABD’de, İngiltere’de bankaların devletleştirilmesi sonucunu getirecek kadar aşılamayacak bir kriz beklemiyordum.

Brookings Institute’da global ekonomiden sorumlu Başkan Yardımcısı olan Derviş, bir de durum saptaması yaptı:

* Dünya ekonomisi İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana küçülme yaşamamıştı.

Kemal Derviş, yaşanan global krizin dünyada hiçbir ülkeyi “teğet” geçmeyeceği kanısında:

* Bankaların “zehirli varlıkları” temelde ABD ve Avrupa ülkelerini etkiledi. Ama kredi daralması, bütün dünyayı etkisi aldı. Gelişmekte olan ülkelere yönelik kredi miktarı 900 milyar dolardan 140 milyar dolara indi.

Ancak Derviş, Çin’i ve Hindistan’ı biraz ayrı tuttu:

* Çin ve Hindistan, krizden biraz daha az etkileniyor. Hindistan sanırım 2009’u yüzde 6.5 büyümeyle tamamlar. Önümüzdeki dönemde Çin ve Hindistan’ın dünya ekonomisindeki payı artacak, 2030’da yüzde 25’e çıkacak.

Hindistan’dan kendisini etkileyen iki örnek verdi:

* Hindistan, 1900-91’de kriz yaşadı. Sonra adım adım reformlar yaptı. İç tasarruf oranını milli gelirin yüzde 20’sinden yüzde 35’ine çıkardı. Nasıl yaptılar bilmiyorum ama yükselttiler. Ayrıca, tarımda herkese 100 günlük iş garantisi verdiler. Bu da önemli sosyal politika oldu.

* Ya Türkiye’de durum nasıl?

- Türkiye’de tasarrufların milli gelire oranı yüzde 16-17’lerde. Yani, yetersiz.

* Yani?

- Bu tasarruf oranıyla Türkiye en fazla yılda yüzde 4-5 büyüme yaratabilir. Oysa bize istikrarlı şekilde yıllık yüzde 7 dolayında büyüme gerek. Tasarruf oranının yüzde 22-25’lere çıkması gerek. İç tasarrufu artıramadığımız durumda dışardan kaynak sağlamak gerekiyor.

* Peki, “Kriz Türkiye’yi teğet geçiyor” değerlendirmeleri doğru mu?

- Hükümette olanların, “Öldük, bittik” deme şansı yok. Ben de hükümette görev aldım. Beklenti yönetimi açısından iyimserlik aşılamak zorundasınız.

* İyimser konuşurken gereken de yapılmalı değil mi?

- Bu durumda önemli olan inandırıcılık. Koyduğunuz hedefler gerçekleştikçe, o zaman kamuoyunda inandırıcılığınız artar.

* Peki Türkiye, 2010’da yeniden büyümeye geçer mi?

- Ben dünyada da, Türkiye’de de 2010’da büyümeye geçileceğine inanıyorum.

Derviş’in değerlendirmelerine bakılırsa, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Kriz bizi teğet geçiyor” mesajlarına pek kızmamak gerekiyor...

Atılan adımların “inandırıcı” olması şartıyla...

Yüzde 13.8 küçülmeye takılıp kalmayalım

KEMAL Derviş, Türkiye’nin kriz öncesi çok olumlu bir “çark” yakaladığına dikkat çekti:

* Türkiye’nin yakaladığı büyük çıkış, dünya kriziyle kesintiye uğradı.

- Bu yılın ilk çeyreğinde küçülme yüzde 13.8 oldu...

* Kısa vadeli oranlara çok da takılıp kalmamak gerek. Önemli olan sonraki gerçekleşmelerin nasıl seyrettiği.

Derviş’in “yüzde 13.8 küçülmeye takılıp kalmayın” sözü bana Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın fırçasını anımsattı: “Bu küçülmeyi zaten bekliyorduk. Gereksiz yiere abartıyorlar. Çünkü, artık Türkiye’de yukarı çıkış başladı...”

Cari açık milli gelirin yüzde 3’ünü geçmemeli

KEMAL Derviş, cari açıkla ilgili daha önce zaman zaman verdiği mesajı yineledi:

- Gerçi bu yıl ciddi sorun olmaktan çıktı ama Türkiye’nin cari açığa dikkat etmesi gerekiyor. Milli gelirin yüzde 3’ünü geçmemeli. 4-5-6 gibi oranlar hep kırılganlık kaynağıdır.

* Cari açıkta bu kadar kesin çizgi çizilirse, Türkiye yüzde 7 dolayındaki büyümeyi nasıl yakalayacak?

- Maliye politikalarıyla dengeyi kurmak gerekiyor. Kriz sonrası çıkış döneminde de cari açık konusuna dikkat edilmeli.

IMF’de “Fırtınadan sonra büyüme”yi anlatacak

Kemal Derviş, ekim ayı başında İstanbul’da gerçekleşecek Uluslar arası Para Fonu(IMF)- Dünya Bankası ortak toplantılarının önemli konuşmacılarından biri olacak:
“Fırtınadan sonra büyüme”yi anlatmaya çalışacağım. Bu yaz konuşmayı hazırlayacağım.

Derviş, ayrıca toplantıların İstanbul’da yapılmasının önemine dikkat çekti:

IMF-Dünya Bankası toplantılarının İstanbul’da gerçekleştirilmesi dünyanın dikkatini buraya çekecek.

Derviş’e Sabancı’da ‘IBO’ diyorlar

SABANCI Üniversitesi’nin İstanbul Politikalar Merkezi (IPM) Direktörü Prof. Üstün Ergüder, Kemal Derviş’in üniversitedeki Uluslararası Danışma Kurulu üyeliğini anlatırken takıldı:

- Kemal bizim “IBO”muz...,

* Ne demek IBO?

- International Board Overseas’in kısaltması.


(iyimser olmak iyi de bu resmen pollyannacılık her şey iyi/güzel diyemezsiniz yüzde 13.8 ülkemiz küçülüyor ve buna takılmayın deniyor. Nedir %13 küçülmek ? her yüz kişiden 13ü işini kaybediyor/işsiz kalıyor, her yüz üreticiden 13ü fabrikasını kapatıyor, her yüz yatırımcıdan 13ü yatırım yapmaktan vazgeçiyor... böyle sıralayabiliriz. bu küçümsenecek bi oran değildir ve iyimser davranarak da milletin karnını doyuramazsınız ! )